6 Temmuz 1918 Cumartesi

Mustafa Kemal bugünde her sabah olduğu gibi 7 de kalkıp gündelik yaşamına başlar. Akşam Miralay Emin Bey ve eşi tarafından Imperial otelde yemeğe davetlidir.
....Akşam taamı esnasında hep askerlikten bahsettik, ben biraz Arıburnu ve Anafartalar'dan, biraz da Bitlis Muş cephelerinden bahsettim.
Hanımefendi, asker kızı, asker refikası, asker hemşiresi olduğundan bu hikâyattan zevk alıyordu.
Kumandanların en büyük cesareti mesuliyetten korkmamalarıdır, dedim, filhakika mesuliyetin ağırlığını ben kendi nefsimde tecrübe ettim. Namuslu ve izzet-i nefis sahibi bir kumandan için ölüm hiç bir vakit varid-i hatır olmaz, onu düşündüren icraatının isabet ve adem-i isabettir. Bilakis, ric'at (geri çekilme) manevrası için kumandada pek büyük isabet-i karar, nüfuz-i nazar olmak lâzımdır. Bizim ordumuzu felâketlere sevkeden ekseriya ric'at manevrası için sahib-i azim ve karar kumandanlarımızın mefkudiyeti olmuştur. Faik düşman taarruzu karşısında ekseriya kumandanlar, askerin kendi kendine terk-i mevki ettikleri zamana kadar karar vermekten tehaşi ederler ve sonra da ric'ati bir kabahat ve askeri kabahatli görürler.
Hanımefendi bir muharebeden sonra muzaffer bir kumandanın dolaşması kim-bilir ne kadar zevkli olacak dedi.
Bunu tasdik etmekle beraben, -Bendenize, dedim, hayat-ı askeriyemde en çok zevk duyuran, Muş cephesinde Sekizinci Fırka ile yaptığım ric'at manevrasındaki muvaffakiyet olmuştur. Bu hareketin kıymetini evvelâ kimse takdir edememiştir, İstanbul'dan ve benden evvel urdu Kumandanı olan izzet Paşa hazretlerinden vürud eden telgraflarda bir inhizal ve felâket mi olduğundan ve bu hal-i meş'umdan sonra düşmanın nerelere kadar gelebileceğinden, daha ne kadar kuvvet istediğimden bahsediliyordu. Bu telâşta müşarünileyhin hakkı da yok değildi. Çünkü ben tatbik ettiğim manevranın benim içinde bulunarak, görüp takdir ettiğim esbâb-ı mucibesini izaha vakit bulamıyordum. Ve daha doğrusu hareketimin esbâb-ı muhaffefe ve ilmiye ve fenniyeye müstenid olduğu kanaât-i kamilesi beni, "Şunun için veya bunun için fırkayı çekiyorum..." demeğe tenezzül ettirmiyordu. Sadece vaziyet şu kararı icab ettirdi diyor ve aynı zamanda tatbik ediyordum. Düşmanın beş misli faik kuvvet karşısında arkadaşım Mehmet Nuri Beyin fırkası katiyyen mağlup olmadan ve bilakis pek şanlı muharebat yaparak, adeta bir manevra meydanında talim ettiriyor gibi, 3 gün birinci ilk bulunduğu mevzide muharebe ettirdikten sonra, Tarkos hattına ve oradan da bir gece manevrasıyla daha geriye ikinci hatla çektim.
Düşman bizi mağlûb ettiğine kani' oldu, daha ziyade takib etmedi. Karşımda dağınık üç grup halinde tertibat aldı. On gün sonra Bitilis cephesinde beraber olmak üzere burada icra ettiğim taarruzla düşmanı mağlup ve perişan ederek Muş'u zaptettim. Aynı gün Bitlis'i de zaptetmiştim.
Yemekten sonra oturduğumuz salon, dans salonunun ittisalinde idi. Gayet zarif, latif bir kaç genç kadın simokinli erkeklerle dans ediyorlardı, iki salon arasındaki büyük camlı kapı köşede işgal ettiğimiz fotöylerden bu tekerrür ve temadi eden Vonstep'leri seyre pek müsaitti.
- Ne güzel, dedim. Dansı çok sevdiğimden ve ataşemiliterlik zamanımda birinci valsörlerden addedildiğimden bahsettim.
Hanımefendi de kızlık hayatında çok dans ettiğinden ve dansı sevdiğinden bahsetti ve sonra ilave etti...
- Bu hayatın bizde teessüsü ne kadar müşkül...
Dedim ki, ben her vakit söylerim, burada da bu vesile ile arzedeyim benim elime büyük selâhiyet ve kudret geçerse, ben hayat-ı ictimâiyemizde arzu edilen inkılâbı bir anda bir "Coup" ile (darbe) tatbik edeceğimi zannederim. Zira ben, bazıları gibi efkâr-ı avamı, efkâr-ulemâyı yavaş yavaş benim tasavvuratım derecesinde tasavvur ve tefekkür etmeğe alıştırmak suretiyle bu işin yapılacağını kabul etmiyor ve böyle harekete karşı ruhum isyan ediyor. Neden, ben, bu kadar senelik tahsil-i âli gördükten, hayat-ı medeniye ve ictimâiye-yi tetkik ve hürriyeti tezevvuk (zevk almak) için sarf-ı hayat ve evkat ettikten sonra, avam mertebesine ineyim . Onları kendi mertebeme çıkarayım, ben onlar gibi değil. Onlar benim gibi olsunlar. Mamafih bu meselede şâyân-ı tetkik bazı noktalar var. Bunları iyice takarrür (düşünüp taşınmadan) ettirmeden işe başlamak hata olur.
Ben henüz mücerret (yalnız) bir adamım. Benimle, bir müteehhilin (evli) bu babtaki tarz-ı muhâkemâtı arasında arasında fark olabilir. Fakat bu hususta tamamen bitaraf olmak ve hisiyat-ı hasiteden tecerrüt etmek (arınmak) lâzımdır. Şimdi şunu demek istiyoru, ahlâk, her zümre-i ictimâiyenin telakkisine göre başka mana, başka renk başka maksat gösteriyor gibidir.
Mesela bizde iffet ve ismet pek büyük ve sıkı kuyûdaâta (kayıtlar) tabidir. Bir Avrupalı bu kuyûdu tanımıyor. Onun bizim nazarımızda tamamen ahlaksız, onlar nazarında biz tamamen vahşi.
Binâenaleyh iki felsefeden birini tercih etmek gerekiyor. Hal-i asli tabiîye avdet (doğal duruma geri dönme) fakat daha süslü, daha insanî erkek ve kadın tamamen hür ve müstakil madam-ül hayat (hayat sürdükçe) hiç bir muayyen rabıtaya tâbi (ilişkiye bağlı) olmayacak. Fakat idâme-i beşeriyet, temin-i refah-ı cemiyet, muhafaza-i intizam-ı umumiyet için kanunlar, kaideler olacak bunlara riayet edilecek.
Veyahut kemâle gelen her erkek ve kadın kendine her nokta-i nazardan küfüv (her açıdan denk) olan bir eş buluncaya kadar muhafaza-i nezahat edecek ve bulduktan sonra teşekkül edecek çift bir ocak vücuda getirecek. Tarafeyynden (taraflardan) biri ölünceye kadar, veyahut şimdiye kadar mer'i kavaid, ve kavanin-i şeriyenin mesağ gördüğü esbâb tahtında tantında iftirak edinceye kadar (yürürlükteki kuralların izin verdiği sebeplerle boşanana kadar) erkek karısına, kadın yalnız kocasına manen, fikren, maddeten hasr-ı mevcudiyet edecek.
Zevceynde (karı koca), harice taşmak istidadında olan hissiyat ve temayülâtı boğmak için tedbir alalım: İslamiyette tatbik edilmekte olan tesettür, kadınların kocalarından başka erkekle kat'iyen temasa gelmemeleri ve hayal-ı hariciyeye mâlik olmamaları bir dereceye kadar kadınları tevkif eder, fakat erkekler için, bugünkü zemin-i medeniyette bir mania icat etmek müşkül. Vakıa onları ciddî ve sürekli mesaî içinde bulundurmak suretiyle meşgul etmek varid-i hatır olur (akla gelir). Pek güzel, o kadar ciddî ve yorucu meşagilden sonra, son asır terakki ve medeniyetin şuaatiyle (ışığıyla) ve dimağı tenevvür etmiş (aydınlanmış) bir erkek, işinden doğru evine gelüp, kapanmak suretiyle yarın için icab eden zevk ve kuvvet-i mesaiyi iktisab edebilir mi? Biraz hava, biraz musikî, biraz tiyatro, hülasa bir hayat arzu etmez mi? Bu icabat'ı tabiiye ve medeniyeyi tatbik ederken yanında karısı bulunmazsa, bu noksanı telâfi etmek lâzım gelmiyecek mi? Çünkü bir erkek için kadın huzurundan, kadın sözünden, kadın refakatinden mahrum bulunmak bir noksandır. Bu behemehal (mutlaka) tatmin olunur. Fakat evde erkeksiz kalacak kadın için erkek ihtiyacı aynıdır.
Ecdadımızın, Osmanlı dilaverlerinin izdivaç usulü mağrur erkeklerin tercih edeceği bir tarzdır. Bir Osmanlı için, o da her emir ve işaretine amade yalnız kendine hasr-ı vücut etmiş veya etmeğe mecbur kalmış bir veya daha ziyade kadın vardır. At ve silah ile icra ettiği askerlik sanat ve muzafferiyet ve ganaimi kendince eğlendirmeğe kâfidir.
Fakat zannediyorum, artık bugün kadınları büyük babalarımızın müthiş nazarları altında sinmiş olduğu gibi bulunduramayacağız.
Velhasıl netice: Bu kadın meselesinde cesur olalım. Vesveseyi bırakalım. Açılsınlar onların diğamlarını (başlarını) ciddi ulûm ve fünûn (fen) ile tezyin edelim (donatalım), iffeti, fenni sıhhî surette izah edelim. Şeref ve haysiyet sahibi olmalarına birinci derecede ehemmiyet verelim. Sonra şahsi irtibata gelince, tabiat ve ahlakımıza muvafık (kabul eden) karı arayalım ve onunla şurût-i izdivaciyemizi (evlilik şartları) açık ve kat'i kararlaştıralım. Ona riayette kusur edince onun icabatını yapalım. Kadın da böyle hareket etsin.